7 Şubat 2016 Pazar



6 Kasım 2015 Cuma

                                Derin Göller Kalbindir








































                                                           Ahmet Ada

20 Mayıs 1947’de Ceyhan’da doğdu. Şair, yazar. Nazire Ada ile Ahmet Ada’nın oğlu. İlk ve ortaokulu Ceyhan’da okudu, (1965). Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesi (1967-69), Marangozlar İstihlak Kooperatifi (1971-87) ve otomobil ticareti ile uğraşan bir özel şirkette (1989-93) çalıştıktan sonra emekli oldu. TYS üyesi. 2002 yılında Mersin’e yerleşti. İlk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan ilk yazısı “Hilmi’nin Çocukluğu” 1966’da Soyut dergisinde çıktı. Şiirlerini ve yazılarını Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiirden, Üvercinka, Hayal, Lacivert,   Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Aydınlık Kitap dergilerinde yayımladı. Bazı şiirleri Almanca’ya, Fransızca’ya, İngilizce’ye, Bulgarca’ya Kürtçe’yi çevrildi.
1980’li yıllar şiirinin önemli bir temsilcisi olarak tanındı. Şiirlerinin İkinci Yeni şiir havzasından beslendiği gözlense de kendine özgü lirik bir şiir kurdu. Gerçekçi tutumlardan beslenen, destansı, lirik, hüzünlü ve incelikli şiirler yazdığı eleştirmenlerce kabul edildi. Son dönem yazdığı şiirlerle, modern şiirin biçimselliği ile modern dünya tasarımına felsefî derinlik katan yeni bir döneme girdi. Uzun ve epik özellikler barındıran şiirlerinde,  göç, savaş gibi olgulara insanî bir perspektiften bakarak çok sesli bir şiire yöneldi. Şiirinin başkalaşımını da poetik yazılarla açımladı. Şiirin kavram ve terimlerinin oluşturulmasında çaba gösterdi. “Şiir Okuma Durakları” (2004) adlı kitabı modern şiire ilişkin şiir bilgisi içeren bir elkitabı olarak değerlendirildi. Şiirin sorunları ve “İkinci Yeni” şiirleri üstüne eleştirel, çözümleyici yazılarıyla da dikkat çekti. 2006 yılında, Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı tarafından ortaklaşa düzenlenen sempozyumla “40.Sanat Yılında Ahmet Ada’nın Şiiri” çeşitli yönleriyle ele alındı. 2009 yılında sempozyum bildirileri yayımlandı. 2008 yılında, Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon Bölümü “İki Şair Bir Kent”  adlı belgeselinde Ahmet Ada ile Celâl Soycan kent kültürünü ve şiiri konuştular. Bu söyleşi DVD olarak yayımlandı. 2009 yılı 21 Mart Dünya Şiir Günü Mersin’de, 43. Sanat yılı nedeniyle, Ahmet Ada şiiri odağında kutlandı. Ahmet Ada’nın “Göründü Göğün Faytonu” başlıklı şiir bildirisi okundu.
Ahmet Ada’nın “Niko ile Margarita” adlı yapıtı dünya sanatının değerleri üzerine şiirlerden oluşuyor. “Onlar İçin Minibüs Şarkısı Üzerine Gözlemler” adlı incelemesiyle 1999 E Dergisi Şiir İnceleme Ödülü’nü aldı.
            Eserleri: Şiir: Gün Doğsun Gül Üstüne, 1980, (1981 Akademi Kita-bevi Şiir Başarı Ödülü); Acıyla Akran, 1983; Yaz Kırlangıcı Olsam, 1985; Yitik Anka, (ilk üç kitabının toplu basımı) 1993; Aşk Her Yerde, 1990, (1991 Ceyhun Atuf Kansu Şir Ödülü); Vakit Yok Hüzünlenmeye, 1992, (1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü); Günyenisi Lirikler, 1992; Taş Plak Gazelleri, 1995; Küçük Bir Anmalık, 1996; Begonyalı Pencere, 1998; Denize Atılan Çiçek, 1999; Gökyüzünün Fıskiyesi, 2003; Denizin Uykusu Üstümde, 2004;  Kantolar, 2006; Yeni Kantolar 2007; Sonsuz At (Seçme Şiirler), 2009; Sözcükler Denizi, 2009; Taşa Bağlarım Zamanı, 2009;  Paçalı Bulut, 2010; Yoktur Belki Ahmet Ada Diye Birisi, 2010, (2011 Cemal Süreya Şiir Ödülü); Uçurum Otu, 2012; Çiçek Kokan Ağzı, 2013;  Taşın Sesi, 2014; Yağmur Başlamadan Eve Dönelim, 2015, Derin Göller Kalbindir, 2016
            Poetika : Şiir Okuma Durakları, 2004; Şiir İçin Boş Levhalar, 2006;  Modern Şiir Üzerine Yazılar 2008; Şiir Dersleri, 2011, Şiir Yazıları 2014
































                             DERİN GÖLLER KALBİNDİR

                                          Ahmet Ada






































         İçindekiler

El değmemiş akşam alacasında
Kuşlar uçuyor, dedi rüzgâr

Yitik görünüm
Belleğin isteği
Deniz
Çift kanatlı kapılar
Çello çalan kıza suit
Derin göller kalbindir
Eve dönüş
Gün biterken
Çocukluğumdan
Köy mezarlığında
Kırmızı ay
Bağlılık
Homer göğü
Kalıt
Üç güvercin
Bun
İlkyaz
Dediler
Ayna
Alacakaranlık
Serin bir yere
Kasırga
Geyikler iniyor
Dün, bugün
Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Ses
Can sıkıntısı
Güzel düş
Apansız rüzgâr
At
Öngörü
Balıkların güneşi
Yele verdiklerim
Ağaç

Hangi ılgım yol gösterir aya
Hangi uzunluk ölçer insanlığı

Bu kadar erken mi gidişin
Günün dalgınlığı
Denge
Prelüd
Yüksek ağaçlarda kargalar
Aşkolsun
Yan yana ölümle
İyi misiniz bugün
Köy
Kuşlarını salıver
Sümbüllerin türküsü
Şiir

Yağmur hep çocukluğumdu, yitirdim
Cıvıl cıvıl bir ilkokul bahçesinde

Bir kör gibi
Gördüklerim
Yağmurun yürüyüşü
Sonsuzluğa şiir
Yaz görünümleri
Koy
Ey şair
Rüzgâr geçen’e
Çitin üstündeki kuş
Bir dil niye kanar
Bungun II
Dağıtılan
Bütün uykuları uyudum
İkindi
Çocukluğun uçarı çağı
Başka dünya 
Pencere camından
Yeğniydik kuşlar kadar

Barış

Barış



















































El değememiş akşam alacasında
                                                                                              Kuşlar uçuyor, dedi rüzgâr






Yitik görünüm


Her gün bir su ışıltısıdır hayat
Çubukları kütükleri sürükleyen
Bir nehirdir suları hiç durulmayan
Bakarım uzun uzun yatağına

Bir kuş olur bir bakış göklerden gelen
Her gün her güzelliği barındıran
Rüzgârın teyeli korkutur ağaçları
Erken döker yaprağını, erdemlidir

Gelgeç bir heves değildir saka kuşu
Küpe çiçekleriyle var olur yoksul evde
Yağmurlar, çinko damlar altında
Sıcacık bir bazlama derin solur

Her gün uçacak sanki kalbim
Kalbim oturduğum evden ötede
Esmer tarla kuşlarıyla uçar
Bir rüzgârla geçer, dokunur örtülere







Belleğin isteği


Tenle avunası güneşin yanık köpüğü
Dalgaların azgın oyunu bedenimde
Yaz denizi yalnızlığımın kuytu suyu
Yiten bellek, düşen gül kokusu

Eskiden de tende avutmalıktı dünya
Şimdi bakır bir sini ve fırtına
Bir şimşek gölgesi düşer omzuma
Birkaç güvercin avutur sevgilerimi

Aşk değil ormana giden çiçek
Gökler de avutmalık kuşlar da
Yiten aşk yağmurun anısı artık
Deyin ki bana uzun süren karamsarlık

Şimdi kaybolsam dalgın köpüğünde denizin
Sona geldim artık izin verin
Yerine getirmek için denizin isteğini
Gül ve zambak saflığında belleğin















Deniz


Denizin kıyıya küstüğünü düşünürdüm eskiden
Çekilince içine birkaç adım karadan
Yol olurdu bana o zaman koca orman
Yol bana giderdi ormanın bitiminde

Senin evin yakındır fenere sevgili
Bir kapıdan girer ay, saçlarını çözer,
Ormanı dolaşır, sonra yiter
Belki aşktır gözlerinde yanan ateşi

Benim çekildiğim iç deniz karmaşık
Hasretler, yangınlar, hastalar var
Ağır yaralarla örtülmüştür odalar
Işık azar azar dolar

Benim çekildiğim kıyılar sarmaşık
Şafağa döner asma çubukları
Acelecidir gül ve zambak kuşları
Toprağa inerler darmadağınık

























Çift kanatlı kapılar


Kapılardan geçince deniz
Erken kuşları uçuyor yağmurun
Kapıları zorluyor kış
Yüreğim darmadağın

Kapılardan geçince dünya
Kışa hazırlanıyor sokak sokak

İçindeyim imgesi büyük denizin
Kapıları var çift kanatlı
Açılıyor dara düşen insana
Güneşli imecesi

İnce parmaklarıyla yağmur kapıda
Bütün gün yağıyor
Saatler uzun kuşlar uçuyor
Senli benli düşlerde



















Çello çalan kıza suit


                        Ogün Kaymak için

Gövdesinden başlayabilirim yazmaya
İnip çıkarken yay
Dalgalanan güzelliğine

Biz yaza çıktık ya
Sile yaza fırtınanın vaktini
Kalır kuğu boynun, kâğıt yüzün
Bir güvercin uçuşu gerisi

Biz seni çok sevdik ya
Bir baş dönmesiydin üçümüze
Tarık Ogün ben
Alamadık gözlerimizi güzelliğinden

Elimiz eğse ya tenine
Ne gezer! Haberin bile yok
Seni gövdenden başladığımızı çözmeye



























Derin göller kalbindir


Kalbindir gür orman, yağmurlar,
Gidiyoruz martılarla yan yana,
Denizin derinliği kalbindir

Bir çocuk öğle uykusunda salıncakta
O çocuksun, güdüyorsun bulutları,
Gökyüzünün maviliği kalbindir

Varlığa bir anlam veremediğimiz doğru
Yaprağı bile çözemedik, gidiyoruz
Göllere, derin göller kalbindir
































Eve dönüş


Aşkın oluverir portakal renginde
Kış bahçelerinde gezinir
Otururuz bir ağacın altına
Uzanırım yanına

Aşağıda denizi bırakıp geliriz
Taş giysiler içindedir gün
Martıya dönüşür kıyılar bütün

Ağaçlardan yüksektedir aşk
Uçurum otu gibi güneşle iç içe
Oturur bakarız sulara
Görünür düş de gerçek de

Yel geçer düş geçer kıyıdan
Gök kubbeyi alır gideriz
Zamanın olmadığı bir yere
Ufacık pencereli bir eve






















Gün biterken


Rüzgâr, toz direkleri ve akşam
Kediler kapı önünde, ihtiyarlar
Elde tespih eve dönüyorlar,

Pencere camlarında günün son ışıkları,
Ve kokular, geçip giden kırlangıçlar –
Başımı döndürüyor dünyanın buğusu,

Birazdan ay doğar, yüzük takar
Kızlar, pencere önü çiçeğidir hepsi,
Zil çalar bozguncu etekleri,

Derken kapılar kapanır, ışıklar yanar,
Anneler dalgındır, çocuklar şen –
Anımsanır damdaki güvercinler




























Çocukluğumdan


Arıyorum elmalar yuvarlanan yolu
Al yanaklı çocuklarda
Yokuş aşağı penceresi saksılı evler -
Kırmızı bir ay çocukluğumdan

Gecikmiş rüzgârın boynunda elmalar -
Balıklar dizilmiş istavrit palamut hamsi
Yasak delinmiş denizde
Balık pazarı düş gibi

Döne döne arıyorum yitiğimi
Çılgın bir hüzün çocukluğumdan
Yıldızlı bir erinç sonra
Buluyorum tam, ah o kuzgun






























Köy mezarlığında


Biri var, varlığın süzülen ışığı
Bakışlarından kuşlar geçiyor
Galiba dünyada kalmış gözü
Toprağın altında kefen yırtıyor

Mezarlığın dibinde incir ağacı
Olmak istediğim ölünce
Birdenbire boşalan yağmurda
Biri var, gözetleyen ölüleri



































Kımızı ay


Seçilmiş oldu denizin yüzeyi
Kuşların kanat sesiyle doldu
Boşluğuna oturduğum uzam

Çok söylendi denizin değiştiği
Sessizce çiçek açtığı dağların
Gün göçüp gitti kendi kabuğuna
Gördüm kuşları, fır dönen direkleri

Dünya, dağılıp toplanan bir şey,
Kırmızı bir ay doğdu, gördüm

Seçilmiş oldu yaşlı deniz
Yağmurun sesiyle uyudum































Bağlılık


Bağlılık, dedi incecik genç kız
Seni beni ayakta tutan

Uzakta bir at doğurdu
Yaz göçüren komşumuz öldü
Bağlılık dedi, artık
Alacakaranlıkta sis çanı

Bağlılık dedi dalın yaprağa
Denizin balığa sevgisine benzer
Ağaca kuşa eve bağlılık
Ölünce toprağadır artık































Homer göğü


Yitirdim güvercini kış damında
Yitirdim doru atı kaygı ovalarında
Yitirdim kuşları sık ağaçlarda
Bir ölüyle konuştum bunları

Dünü unuttum geleceği düşündüm
Değişen neydi kış toprağında?
Ölüler arasında gezinmek belki
Fır dönmek yıldızlar evreninde

Üstümde ağırbaşlı bir gökyüzü
Az ötede denizin soluğu
Bodur bir ağaç gördüm
Ölü bir tohuma can veriyordu

Yaşlandım Homer göğü altında






























Kalıt


            Ağabeyim Muzaffer Ada’nın anısına

Yolunu şaşırmış bir kuş
Nasıl dönerse yurduna, yuvasına
Döndüm taşa, taş dinginliğine

Taş özüdür akçıl kederin
Dünyaya çiçekli gülümsemenin
Geçerken içimden kırlangıç sesi

Ak giysiler içinde taşa döndüm
Elimde mezarlık çiçekleri
Derin bir ahım her gömütte

Ey sonraya bıraktığım kış
Taşın eşiğinde kuzgun günlerdeyim
Nal sesleriyle yaralı göğüm

























Üç güvercin


Üç güvercin güvercinlikte
Güneşin ateşi gagalarında
Akşamın sönen ateşi gagalarında
Bir gizi soluyorlar gurk gurk

Sürahinin yanında elma
Elmanın yanında hüzün var
Güvercinliğe bakıyoruz
Kocaman bir gün devriliyor arkamızda

Üç güvercin güvercinlikte
Biz mutfakta elma yiyoruz
Sürahiye kırmızı bir gök doluyor
Eskisi gibi şaşıp kalmıyoruz

Çatıda üç güvercin göğe komşu
Soludukça çözülüyor akşamın büyüsü
Sızdıkça mutfağa sokağın sesi
Gül kokusu taşıyor bir kedi





























Bun


Zamanın yükü ağır taşımaz kuşkanadı
Güneşin eli üstümüzde
Denizin köpüğü günün şafağı hep aynı
Erinç yok bize, tedirginiz ve sıkıntılı

Kıpırdamaz bir çiçek sapı, bir yaprak,
Gök hep aynı bulutlar ve kuşlar
Ağustosta olur böyle günler
Günbatımında can sıkıntısıdır kırlangıçlar

Ağaç denize inmez deniz yabancı
Yürür gider alaca bir gölge sulara
Rüzgâr yalazlanır yiter düzlükte
Bakarsın birikir zambak beyaza

Ölü saatlerdir gene de yalazlanır kuş
Çılgın dirim sarar ağaçları
Soğur taşlar günbatımında
Geldiğini duyarız ince bilekli gecenin




























İlkyaz


Güneşteki patlama elmas değişimi
Yeni bir sabaha uyandım ki
Kuşlar patlamanın farkında
Sular ağaçlar ölüler de

Aramış bulmuştur ilkyaz
Toprağın uzun ve büyük erincini
Yer altı suyu yolunu
Serçeler mevsimin yönünü

İlkyazın ufku tutkulu ağız
Uyanmıştır salıncakta
Ve dokunmuştur ilkyazın soluğuna
Taşkın bir yürekle





























Dediler


Dünya tenhadır yitirmeye gör
O çocukları o kadınları o kızları










































Ayna


Güz geldi, kendi çizgisini egemen kılıyor
Portakal ağaçları, bahçenin köşesinde
Kabuklar, zamanı dolduruyor içine

Taşların denize yürüyüşü duruyor
Aynada güneş cılız
Güz çiçekleri görünüyor
Saf saf

Pencerenin önünde duruyoruz
Kendini seyreden bir saka geçiyor
Varlığıyla aldatmaya çalışıyoruz
Bedenimize dağılmış hüznü

Tedirginiz kaygılıyız
Uzaktan konuştuğumuz düş gücü
Cellât çağına ayna




























Alacakaranlık


Ya Anadolu’nun bütün ırmaklarını dolanmıştır
Ya kaybolup gitmiştir yerle gök salıncağında
Kanadı mavi küçük kuş
Ne yerde ne gökte arama

Dünya hep alacakaranlık, mezar sessizliği
Afyon çiçekleri uçar kuşlarla birlikte
Taşlar arasında çiçeğin mavisi
Çalışır kaygılı bir başlangıca

Kederdir konuşan yabanın kabaran sesi
Dünya hep çığlık kara duvarlarda
Ya gidilmiştir uzun aralıkta
Ya alacakaranlık kalmıştır taşlarda






























Serin bir yerde


Serin bir yere koydum ölüyü
Unutmuş olmalıyım bıraktığı boşluğu

Yağmur yağmalı öğleden sonra
Kahvede bulmalıyım oturduğu boşluğu

Ya da çiçeklere su verirken akşam
Başında güzel anılardan şapka

Bir bardak suda bulmalıyım masada
Çalışırken taşın bilgeliğine, suyun belleğine

Ya da can havliyle yazarken şiirini
 Geçip giden sümbülî mevsimde





























Kasırga


Sevinci de acıyı da barındıran gözlerin
Bir çizgi halinde uçan kuşlarda
Öyle hüzünlü bakıyorsun
Dopdolu geçen uzun yıllara

Denize inen kentin sokaklarında
Bazen ışıktan giysinle görünüyorsun
Al al yanaklarında güneş lekeleri
Bazen de yaralı yeli esenliyorsun

İçine gömdüğün sevdan kasırga
O yüzden delik deşik bakıyorsun
Kaygılı hüzünlü kırılgan
Kasırgada yıkılmış bir kısrağa




























Geyikler iniyor


Deniz kıyısının iri yaban ördekleri,
Geyikler de olursa çiçeklenir gözlerin
Saçlarınsa bağlanmış arkadan
Rüzgâra karşı kuş yuvasına benziyor

Ayakların çiçekleniyor bastığın yerde
Deniz, rüzgâr, martılar tanığı
Bir mucize serçelenen ellerin de
Dokununca solgun yüzlü gölgelere

Çalıların üstünde türkünü söylüyor
Boz bir kuş titrek havada
Öğleye yakın geyikler iniyor
Pırıl pırıl yanan gözlerine
































Dün, bugün



Denize bakmaktan geldik,
Başka gündü, bugün dün oldu
Kaldı umuda biriken ağaç belleğimizde
Dün anıydı süpürülmüş kıyılarıyla
Deniz, yelken açan düşüncemi
Durduramazdı rüzgâr, özgürdük,
Güneşin şamdanı elimizdeydi,
Bugün güneş kör, yağmur var
Pencerede usul sesli saatin ilk
Günü, biçimleniyor
Yanı başımızda umuda biriken ağaç,
Ölüme karşıt, sessizliğe ve acıya
Saf yağmurla buluşuyor yaprakları
Görüyoruz hiçbir şeyin ölmediğini
Gözüpek kayada, incirde, narda
Ve deniz mutlulukla dolduruyor
Ağaçla aynı anda 
Bağ bozan parmak uçlarımızı
























Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi


Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Rüzgâr bulutlar yaz bulutları
Değdi kanatlarıma bozguncu şimşekler

Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Acı çeken bulutlar, yaz yağmurlarından başka
Yıldızlar gördüm çıplak ve yalınayak

Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Üstümde ağır bir ahır kokusu, beyaz
Yalnızlık giysileri, geçtiğim denizler

Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Göğü kaplayan ağırbaşlı aşk acılarıyla
Geride kalırken güller, leylaklar ve kartal izi

Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Suların koyu gölgelerinden, düşüncelerden
Geçirdiğim sevda buğday ve gelincik çizgisi

























Ses


“Bir zaman sonra benim
Bir ses olduğum anlaşılacak
Denizin ağacın kuşun sesi”
Böyle demişti ozan

“Sizden önce de vardı dünyada
Ölümsüz sevdanın sesi
Hüzünlü ayrılıkların sesi”
Böyle demişti ozan

“Balıkların yazı var sesinde
Soyunur yaz yağmurunu gök
Bir zaman böyleydi kırmızı da”
Böyle demişti ozan

Öldü bir gün, ölümsüz sesi kaldı
Sardunyada gülde menekşede
Güvercin teleğine karıştı
Yere göğe sığmadı

























Can sıkıntısı


Kuşlar dolanıyor yan yana diplerde
Mantar ve çiçek ve kuşburnu
Topluyorum uyanmış bahçede
Ceplerim sümbül soğanı dolu








































Güzel düş


“Daha yalın olsun imgelerin
Daha aydınlık sözcüklerin
Gürül gürül aksın insanın ruhuna
Ağacın denizin kuşun”

Burnumun dibinde böyle diyor bir kuş
“Öyle saf ve içkin
Kayalar kadar dirençli
Olmalısın zulme, işkenceye, ayrılığa”

Derken güzel düşle sabah oldu
Sözcüklerin ucunda






























Apansız rüzgâr


Rüzgâr esti günbatısından
Çiçek tozu içinde kaldım
Deniz kıyı ağaç martı
Vakur durdular rüzgâra

Rüzgâr apansız esti
Uçurdu şapkamı denize
Kalakaldım kıyının kumunda
Derenin denize kavuştuğu yerde





































At


Denizi hep gördük, şaşırmadık
Denizden doğan güneşe, bekledik
Ağaç sesini, balık sesini, kıyıda
Kendi gövdesini aşan bir ses
Bekledik bir yanılsamayla

Dündü kendimden bildim
Başımda yeğni bir kuş, ne kadar
Sayrıydım -
Telefonum çaldı, anladım
Dünyaya gelmeden önce
Öncü bir at olduğumu

Akşam, çağırdık öteki atları
Çilek kokan bir akşamdı
Düzlüklerden geldiler,
Yılkıya bırakılanlar dâhil,
Katı toprağa yakındık  
Dündü, kuşlar kadar özgürdük

























Öngörü


Havada kuş sesleri var
Denizin kıyısında vişne ağacı
Ben olmasam da dolu dalları
Uzuyor göğe kadar

Bir öngörü gibi duruyor karşı dağlar
Vermiyor kuzuları kurda
İniyorlar dağ gölüne
Taşlar

Bulutlar kaçıp gidiyor dağ köylerine
Kahvede sakalı uzamış ihtiyarlar
Bir öngörü gibi bakıyorlar
Yurt edindikleri toprağa































Balıkların güneşi


Balıkların güneşi özlediği
Sabahtı, kalkıp gittim balıkçılara
Dünyadan konuşuyorlardı
Martıların çokluğundan

Deniz dedim veriyor mu kısmetinizi
Dedi biri ağ değil çektiğimiz
Denizin kalbi, kırık
Orağı yaz güneşinin

Oturup peynir ekmek zeytin
Yedik, külrengi bulutlar geçti,
Düş de gerçek de bizdik
Elimizde güneşin kargısı





























Yele verdiklerim


Çiftlikköy’de bahçede hurma
Ve zeytin ağaçları altında
Ak güvercinler
İçimizdeki yazı kışkırtır
Yele veririm kent acılarını

Çiftlikköy’de bahçede su
Sızdıran bir sarnıcım
Gök başını alıp gitmiştir
Denize yakın yere

Orman, gece soyunuk hayvan
Çağırır Çiftlikköy’ü uzaktan
Olağan bir şeydir bu
Sevincimi parlatan

Değirmiler, kuşlar, türlü hayvanlar
Katılırlar evrensel coşkuma
Geceleri pırıl pırıldır yıldızlar
Damda, yer yatağında

























Ağaç


Karşı yakada kocaman ağaç
Kıyısında denizin, ağaçta
Yaprak sesi kuş sesi
Ve sürekli değişme
Dolaşır düş içinde
Gece gündüz bütün kıyıları

İri yapraklarıyla konuşur
Rüzgârla, güneşle, günbatımıyla
Akar, sığmaz dar zamanlara
Kıyının ağacı unutuşu

Ben de akarım sulardan
Sessizce unutuşa




             Hangi ılgım yol gösterir aya
                                                                                              Hangi uzunluk ölçer insanlığı



Bu kadar erken mi gidişin


Bu kadar erken mi gidişin
Bir boşluğu mu dolduruyor ölüm
Bilgelikte yarışacaktık daha
Toprakla suyla rüzgârla
Buğdayla, gelinciğin hızıyla
Üzümle, bağ çubuklarıyla

Bu kadar erken mi göçüşün
Bir ağacın içine, denize,
Daha eşiğine oturacaktık dağların
Doruk şiirler yazacaktık
Sesimize katıp ölü ozanları
Yalın kılıç uzanacaktık toprağa

































Günün dalgınlığı


Yeğni bir kuş ötüyor dut dalında
Sesi tutuyor geçen yılları
Konukları uğurladık
Artık koyu bir yalnızlık koy

Olmasa yeğni kuşun ötüşü
Dünya, belleğin dalgınlığı
Yağmur, yalnızlığın komşuluğu
Pencerede

Yağmuru bilirsin rüzgâr sonrası
Yaşlı göğün armağanı
Yağar iri yapraklara, damlara
Bilmez ne saati ne sayıları































Denge


Gök gürültüsünü duyarız
Şimşekler damarlarımda patlar
Dışarıda köpekler havlar, kedi
Kıvrılır yatar sobanın yanına

Daracık sokağın tek ağacı
Olmak istemem gece gürültüde
Öfkelidir şimşek, yıldırım
Düşebilir birdenbire

Doğa güzeldir yine, işler içime
Çingene renk, doğal müzik
Dengede tutarlar azar azar
Kısalan günü uzayan geceyi






























Prelüd  


Sonra günün konuşkanı yağmur
Budanmış ağaçlarda
Serçeler sonbaharla eş
Boyladılar günbatımını









































Yüksek ağaçlarda kargalar

                        Nuri Bilge Ceylan’a

Yüksek ağaçlarda kargalar
Balıklar olacak değil ya
Diyorsun, ortalık kar
Geçen yılda bu kadar yağmıştı

Taş yapı otelin penceresinden
Görüyorum beyaz sessizliği
Yamru yumru çıplak ağaçlar
Kışın kusursuz esenliği

Yüksek ağaçlarda kargalar
Olacak elbette bu yılda

Sen burada yanımdasın
Duygularını koyuyorsun durmadan
Yağan kara, köpekler havlıyor
Bütün gün dışarıda 






























Aşkolsun


Aşkolsun sana çatal yürek
Dayandın acılara, doldurdun
Denizleri gölleri, yitip gitti yavaş
Yavaş içindeki avutmalık günler

Elmalar yuvarlandı, koya girdi
Pars, sustu elmacık kemikli kız,
Önce gençleri aldığı için  
Kalmadı yüzünde sevinçten hiç iz

Aşkolsun sana böğürtlen ağız
Biçimlendiriyorsun sözcüğü dilinde
Uçabiliyor koya doğru
Ezberlediğin şiir





























Yan yana ölümle


Güneşin açtığını gördü kuş
Tunç rengi, (eskiden de açardı)
Kapı önünde gördüm, kediyle
Birlikte girdi eve aydınlık

Yürüdük yan yana ölümle
Balıkçıları geçtik, güneş tunç,
Zamanı kovalıyor saat kulesi,
Sahile indik, tekneler dolu,

Yürüdük sahil boyunca
Eskiden batık bir tekne görmüştüm
Kaldırmışlar
Kalmış öylece belleğimde






























İyi misiniz bugün


İyi misiniz bugün
Dün dev bir ormanın içinden geçmiştiniz
Yürüyen ağaçlarla caddeleri doldurmuştunuz
Flamalar ay yıldızlı bayraklar uçurmuştunuz
Dövmüştü adımlarınız meydanları

İyi misiniz bugün  
Kanat takıp uçan yığınlardınız dün
Öğrenci memur öğretmen işçi
Elleriniz güvercin aklığındaydı
Alınlarınız geriye bakmamanın parlaklığıydı

Dün yarım kalmıştı incecik bir kızın konuşması
Bugün dili kanayanlar var aramızda

İyi misiniz bugün
İyi geldi mi göğün ışığı
Ağacın gölgesi


























Köy


Işık beyaz tepeyi dolanıyor
Yamaçta köy, taştan evler,
Ağıllar ağaçlar uyanıyor
Yüce aklığa

Özenle katlıyorum göğü
Biçim vermek için yeni güne
Kendi kurallarıyla meydanda köy
Rüzgârı kovalıyor

Köpekler başıboş
Nereye bakıyorlar belirsiz
Yaz sabahı, geçip gidiyorum
Varla yok arasında

























Kuşlarını salıver


Gelir uyanırsım içimde
Dalları gökyüzüne açılan ağaç
Sendedir vakitsiz rüzgâr
Ve şen kuşlar

Salıver kuşlarını koya doğru
Kendinden uzakta ince
Alacalı gölgeler var
Dönüp gelen denize

Kuşlar konuştuklarımızdır
Ta ilkçağdan bu yana
Uzun zaman oldu ayrılalı
Çiçek tozu kokan onlardan

Salıver kuşlarını serin koya doğru
Yağmur başlamadan önce
Dikey ya da yatay uçsunlar
Kendilerince otların üstünden



























Sümbüllerin türküsü


Gözlerin iki deniz feneri
Bahtımın yıldızı, yanılmışlardan oldum
Solan yeryüzü üzerinde

Aşk kırgınlarının yenileni oldum,
Yeniden açıyorum yüreğimi
Sabahyıldızım, yaz yelim -
Yıkılıyor gövdemin işareti
































Şiir


“Daha erken gelmeliydin koya”
Dersin incir ağacının dibinde
Yel gibi geçer zaman
Dereler koya iner gece
Birleşir denizle gök
“Homeros olsa ne derdi?”
Diye düşünürsün büyü içinde
Üstün başın doğa içinde
Yüreğinde telaş, şaşar kalırsın
Rüzgârın usul usul söylediklerine
Koyun içindedir sesi
Otları uyandırır, yeşili kovalar,
Bir ağaç bulur kendine
Köşe bucak gezdirir
“Koy’un seyrettiği bilinsin”
Dersin içinden. Koya inerken
Bir köpek karşılar, sabah
Ay silinir gökten
Oturup bu şiiri yazarsın


































































                                                                                  Yağmur hep çocukluğumdu, yitirdim
                                                                                  Cıvıl cıvıl bir ilkokul bahçesinde







Bir kör gibi


Gecenin ışıltısı siyahsa parlar
Sular kadar alnımdadır
Arzuyla kıvranan serinliği 

Sessizliğinden belli gelişin
El ayak çekilince geceleri
Yoklukta dolaşırken odadan
Odaya, bir kör gibi

Kısmetinsin belki büyük
Gecenin uyuduğu vakit
Kör karanlığı kim istemez
Örter çıplak gövdeni






























Gördüklerim


Kargalar turda başımın üstünde
Gölgeleri suda koyu lekeler -
Göğü gözetliyor uçtaki fener

Yabanıl bir kuşa dönüyor yaprak ağaçta
Ağaç gördüğüm iz
Dünyada nefes nefese
Kalıyor ayakucumda deniz

Güneşte ısınıyor testi
Çakıl taşlı yollar gidiyor
Önüm sıra denize –
Ilgım bu gördüklerim

Naz, dua gibi duruyor
Ağacın gölgesinde, gecikmiş
Bütün bitkilere,
Eskiden şaşırtıcı bir sesmiş



























Yağmurun yürüyüşü


Nerede uyuduğunu biliriz yağmurun
Yağar yağmaz kendiliğinden
Umurunda değildir kuşların
Anlarız eğri büğrü uçuşlarından

Çocuklar öğle uykularında
Yağmurun sesini duymaz
Kabuklu kabuksuz ağaçlar
Duyar içlerinde

Girerim bir ağaçtan içeri
Rüzgârı durmuş yağmur sevinci
Dolanır bütün gövdeyi
Islanan kuş sesleri

Yağmurun çıplak ayak yürüyüşü
Bahçede çitler üstünde


























Sonsuzluğa şiir


Martının çıkardığı gürültü
Yitiverdi duru gökte
Yoldayım, yolun sonu
Sonsuzluğu gösteren deniz feneri

İnsan kalmak ses içinde
Dün sestim şurada
Bugün şaşırtıcı biçimde
Değiştim önceki güne göre

Her gün sulanan kuru ağacın
Gördüm yeşerdiğini, gömüldüm güneşe
Duymak için erincini
Söğütlü kavaklı toprağın































Yaz görünümleri


Oraya koydum, ufka, yaz
Akşamı, şarap rengi deniz –
Geldiğim menekşe ağızlı toprak

Yol gösteriyor fener, ta uçta,
Gök yıldızlı, bitkiler kadar yalnız -
Acı görünmez geçiyor kuşlarla

Oraya koydum batan güneşi
Yaz kokuları nesneleri çıldırtıyor  -
Denizin karanlığı gözlerinin sevinci

Nesneler sonsuzluğa çağırıyor taşları
Geldiğim yokuş yolda































Koy


Yaz sarnıçları, saklı koylar
Güneş içinde dinleniyordu
Kuşların uyuduğu öğle

Yazı giyinen yapraklar
Ağustosun mutluluğundaydı
Yüzüğünü yitiren koy  

Baktım eteklerini kaldırıyordu rüzgâr
Delip geçtim kargıyla
































Ey şair


Ey şair, lirik sesini uyandır
Yak ışığını soğuk güneşin
Dardır zaman tutuştur imgeyi
Yük altındadır güzel insanlık

Ey şair! Kırık omurgası yüzyılın
Aydınlat bütün cinayetleri
Küf tutmuş düşünceyi fırlat





































Rüzgâr geçen’e


Sokağa bırakılmış ölü at
Koşmuştu varlığın rüzgârlı koyaklarına
Bir zaman da özgür, doludizgin
Uçmuştu üstünde denizlerin

Sokakta gördüm kaldırmışlar
Duruyor yüreğimde acısı
İki kat daha yalnızım burada
Bir yusufçuk böceği kadar







































Çitin üstündeki kuş


Çitin üstünde öten kuş
Sabahın çın çın sesi

Güneşi dağıtıyor içinde
Çakıl taşı

Gök kuşların dalgınlığı
Bâkir gümüş, dağınık bakır
Suların akşamüstü taşıdığı

Rüzgârın kargısı içimden
Geçiyor hışırtılı

































Bir dil niye kanar

            Edip Cansever’in anısına

Durup dururken bir dil niye kanar?
Gözyaşlarımızı saklıyoruz,
Ölülerimizi gömüyoruz ya
Dil artık keskin elmas ağzımızda

Ey şair! Bir dil niye kanar?
Sen ki denedin bütün uzaklıkları
Sen ki yaşadın bütün ayrılıkları
Bir dil niye kanar ağıtlarda?































Bungun II


Olsa da hoş olmasa da yağmur
Rüzgârı duyuyorum yüzümde
Bahçenin ikindi vakti
İlkyaz çiçekleriyle konuşuyorum

Işığın içten konuşması sürüyor
Tenhada gölgelerle -  O an
Cezanne resminden fırlatılmış gibiyim
Öyle yeğni ve kıymetli



































Dağıtılan


Bir leylak sesidir ovanın buğusu
Usulca alıp gökyüzüne dağıtıyoruz







































Bütün uykuları uyudum


Bütün uykuları uyudum
Kuşların uykusunu, kışın uykusunu
Ağacın suyun uykusunu
Sarnıcın çanın ormanın

Umutsuz bir kaygıyla uyudum
Sonra umulmadık bir şey oldu
Geyiklerle martılarla uyudum

Acı çeken rüzgârla uyudum

































İkindi

                        Melih Cevdet Anday’ın anısına

Kısmetime çıkan garip kuş
Önüm sıra uçup gidiyordu

Bir çakıl taşı ki ısınmış, yalnız,
Göğe doğru gidiyordu

Denize yakın bir taş ki ağarmış
Kendilik duygusuyla gidiyordu

Çiçeğini beğenmeyen bahçe ki
Bilmediğim bir yere gidiyordu

Çalılığı dolandım bekliyordu güvercin
Bahçeden ikindi geçip gidiyordu





























Çocukluğun uçarı çağı


Ah o karnaval söylemi
Çocukluğun neşeli çağı
Sınırına ulaştığım gök
Çiçeği sıkıntıya kapalıydı








































Başka dünya


Portakalları yuvarlayan mavi
Uzaklaşıyor ağaç gölgelerinden
Uzun süren koku nefes nefese
Yağmur sonrası unutmuş toprağı

Değişmeler mevsimi, buharlaşıyor
Kasketini çıkaran mantar
Yolların yürüdüğü görülüyor
Gelincik dolu patikalara

Ansızın yağmur, deyin ki yetiyor
Başka bir dünya,
Bende bir telaş bir telaş  
Çağlar boyu sürüyor

Kırmızıdan da kırmızı
Bir ses, bir utku, öğleüstü
Uzaklaşıyor kapı önünden
Yol soran korku

























Pencere camından


Terledim, dünya terledi erken
Yaz güneşi çalıların üstünde
Uyuyan kuşlara değdi ki
Uyandı kuşlar da çalılar da

Işıktan koptu sabah yeli
Serinleyen ter içindeydim
Bakışım kuşlarla doldu
Uçurdum camdan zamanı

Bir hayalet dolaştı gökte
Toprakta insan kemiği
Düşündüm bekleyen zeytinleri
Sabahın erken saatlerinde






























Yeğniydik kuşlar kadar


Taşın hayretini konuştuk
Suyun zarafetini
Bir kuş kondu dala
Bize baktı, biz de ona

Külün ışığıydı ruhumuz
Ölmeden uzun uzun baktık
Karakışın ortasıydı
İçimize aktık damlayan yağmurla  

Rüzgârın acısı aynıydı martıyla
Yolsuz tepelerde dolaştık
Ağacın yalnızlığı içinden
Yaprak olup geçtik

Yeğniydik kuşlar kadar
Seçilmezdi çiçeklenen ruhumuz
Yaprağının sesinden –
Taze bir ota karıştık




















                                                                                                          Barış


Barış

                        Yannis Ritsos’a

Gülün sesidir barış
Kardeşliğin ekmeği
Suyun ışık demetidir

Bir testi doluşu umuttur barış
Başağın vakur duruşudur
Rüzgâr yeleli atın özgürlüğe koşuşu

Eve ekmek götürürken
Yokuş aşağı yuvarlanan elmanın sesidir
Akşamın buğulu alacasında

Anlaşılmaz bir güz kurnazlığıyla
Kışa doğru uçan kuşlardır barış
İnce zarif kanatlardır

Sözcüğün uçarı parmaklarıdır barış
Gösteren pırıl pırıl suları
Dağ göllerini ve denizi

Yazdır barış, yağmur sonrası
Toprağın kokusuyla buluşmadır
Denize yakın kıyılarda

Barış unutma dersleridir acıları
Tandır başında
Fır dönerken çocuklar

Zordur barış bir ılgım gibi
Bir görünür bir yiter
Çok emek ister





























  








                                                                                                         












































































  GÖLLER KALBİNDİR