Ahmet Ada
20
Mayıs 1947’de Ceyhan’da doğdu. Şair, yazar. Nazire Ada ile Ahmet Ada’nın oğlu.
İlk ve ortaokulu Ceyhan’da okudu, (1965). Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesi
(1967-69), Marangozlar İstihlak Kooperatifi (1971-87) ve otomobil ticareti ile
uğraşan bir özel şirkette (1989-93) çalıştıktan sonra emekli oldu. TYS üyesi.
2002 yılında Mersin’e yerleşti. İlk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un
şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan ilk yazısı “Hilmi’nin Çocukluğu”
1966’da Soyut dergisinde çıktı. Şiirlerini ve yazılarını Yeni Dergi, Papirüs,
Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le
poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Ünlem, Dize, Ada,
Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiirden, Üvercinka, Hayal, Lacivert, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Aydınlık
Kitap dergilerinde yayımladı. Bazı şiirleri Almanca’ya, Fransızca’ya,
İngilizce’ye, Bulgarca’ya Kürtçe’yi çevrildi.
1980’li yıllar şiirinin önemli bir
temsilcisi olarak tanındı. Şiirlerinin İkinci Yeni şiir havzasından beslendiği
gözlense de kendine özgü lirik bir şiir kurdu. Gerçekçi tutumlardan beslenen,
destansı, lirik, hüzünlü ve incelikli şiirler yazdığı eleştirmenlerce kabul
edildi. Son dönem yazdığı şiirlerle, modern şiirin biçimselliği ile modern
dünya tasarımına felsefî derinlik katan yeni bir döneme girdi. Uzun ve epik
özellikler barındıran şiirlerinde, göç,
savaş gibi olgulara insanî bir perspektiften bakarak çok sesli bir şiire
yöneldi. Şiirinin başkalaşımını da poetik yazılarla açımladı. Şiirin kavram ve
terimlerinin oluşturulmasında çaba gösterdi. “Şiir Okuma Durakları” (2004) adlı
kitabı modern şiire ilişkin şiir bilgisi içeren bir elkitabı olarak değerlendirildi. Şiirin sorunları ve “İkinci Yeni”
şiirleri üstüne eleştirel, çözümleyici yazılarıyla da dikkat çekti. 2006
yılında, Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı
Bölümü ile Eğitim Fakültesi Felsefe Grubu Eğitimi Anabilim Dalı tarafından
ortaklaşa düzenlenen sempozyumla “40.Sanat Yılında Ahmet Ada’nın Şiiri” çeşitli
yönleriyle ele alındı. 2009 yılında sempozyum bildirileri yayımlandı. 2008
yılında, Mersin Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve Televizyon
Bölümü “İki Şair Bir Kent” adlı belgeselinde
Ahmet Ada ile Celâl Soycan kent kültürünü ve şiiri konuştular. Bu söyleşi DVD
olarak yayımlandı. 2009 yılı 21 Mart Dünya Şiir Günü Mersin’de, 43. Sanat yılı
nedeniyle, Ahmet Ada şiiri odağında kutlandı. Ahmet Ada’nın “Göründü Göğün
Faytonu” başlıklı şiir bildirisi okundu.
Ahmet Ada’nın “Niko ile Margarita” adlı yapıtı dünya sanatının değerleri üzerine
şiirlerden oluşuyor. “Onlar İçin Minibüs Şarkısı Üzerine Gözlemler” adlı
incelemesiyle 1999 E Dergisi Şiir İnceleme Ödülü’nü aldı.
Eserleri:
Şiir: Gün Doğsun Gül Üstüne, 1980, (1981 Akademi Kita-bevi Şiir Başarı
Ödülü); Acıyla Akran, 1983; Yaz
Kırlangıcı Olsam, 1985; Yitik Anka, (ilk üç kitabının toplu basımı) 1993; Aşk Her Yerde, 1990, (1991 Ceyhun Atuf Kansu Şir Ödülü); Vakit Yok Hüzünlenmeye, 1992, (1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü); Günyenisi Lirikler, 1992; Taş Plak
Gazelleri, 1995; Küçük Bir Anmalık, 1996; Begonyalı Pencere, 1998; Denize
Atılan Çiçek, 1999; Gökyüzünün Fıskiyesi, 2003; Denizin Uykusu Üstümde,
2004; Kantolar, 2006; Yeni Kantolar
2007; Sonsuz At (Seçme Şiirler), 2009; Sözcükler Denizi, 2009; Taşa Bağlarım
Zamanı, 2009; Paçalı Bulut, 2010; Yoktur
Belki Ahmet Ada Diye Birisi, 2010, (2011 Cemal Süreya Şiir Ödülü); Uçurum Otu, 2012; Çiçek Kokan Ağzı,
2013; Taşın Sesi, 2014; Yağmur Başlamadan
Eve Dönelim, 2015, Derin Göller Kalbindir, 2016
Poetika
: Şiir Okuma Durakları, 2004; Şiir İçin Boş Levhalar,
2006; Modern Şiir Üzerine Yazılar 2008;
Şiir Dersleri, 2011, Şiir Yazıları 2014
DERİN GÖLLER
KALBİNDİR
Ahmet Ada
İçindekiler
El değmemiş akşam alacasında
Kuşlar uçuyor, dedi rüzgâr
Yitik görünüm
Belleğin isteği
Deniz
Çift kanatlı kapılar
Çello çalan kıza suit
Derin göller kalbindir
Eve dönüş
Gün biterken
Çocukluğumdan
Köy mezarlığında
Kırmızı ay
Bağlılık
Homer göğü
Kalıt
Üç güvercin
Bun
İlkyaz
Dediler
Ayna
Alacakaranlık
Serin bir yere
Kasırga
Geyikler iniyor
Dün, bugün
Kimseler görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Ses
Can sıkıntısı
Güzel düş
Apansız rüzgâr
At
Öngörü
Balıkların güneşi
Yele verdiklerim
Ağaç
Hangi ılgım yol gösterir aya
Hangi uzunluk ölçer insanlığı
Bu kadar erken mi gidişin
Günün dalgınlığı
Denge
Prelüd
Yüksek ağaçlarda kargalar
Aşkolsun
Yan yana ölümle
İyi misiniz bugün
Köy
Kuşlarını salıver
Sümbüllerin türküsü
Şiir
Yağmur hep çocukluğumdu, yitirdim
Cıvıl cıvıl bir ilkokul bahçesinde
Bir kör gibi
Gördüklerim
Yağmurun yürüyüşü
Sonsuzluğa şiir
Yaz görünümleri
Koy
Ey şair
Rüzgâr geçen’e
Çitin üstündeki kuş
Bir dil niye kanar
Bungun II
Dağıtılan
Bütün uykuları uyudum
İkindi
Çocukluğun uçarı çağı
Başka dünya
Pencere camından
Yeğniydik kuşlar kadar
Barış
Barış
El değememiş akşam alacasında
Kuşlar
uçuyor, dedi rüzgâr
Yitik görünüm
Her
gün bir su ışıltısıdır hayat
Çubukları
kütükleri sürükleyen
Bir
nehirdir suları hiç durulmayan
Bakarım
uzun uzun yatağına
Bir
kuş olur bir bakış göklerden gelen
Her
gün her güzelliği barındıran
Rüzgârın
teyeli korkutur ağaçları
Erken
döker yaprağını, erdemlidir
Gelgeç
bir heves değildir saka kuşu
Küpe
çiçekleriyle var olur yoksul evde
Yağmurlar,
çinko damlar altında
Sıcacık
bir bazlama derin solur
Her
gün uçacak sanki kalbim
Kalbim
oturduğum evden ötede
Esmer
tarla kuşlarıyla uçar
Bir
rüzgârla geçer, dokunur örtülere
Belleğin isteği
Tenle
avunası güneşin yanık köpüğü
Dalgaların
azgın oyunu bedenimde
Yaz
denizi yalnızlığımın kuytu suyu
Yiten
bellek, düşen gül kokusu
Eskiden
de tende avutmalıktı dünya
Şimdi
bakır bir sini ve fırtına
Bir
şimşek gölgesi düşer omzuma
Birkaç
güvercin avutur sevgilerimi
Aşk
değil ormana giden çiçek
Gökler
de avutmalık kuşlar da
Yiten
aşk yağmurun anısı artık
Deyin
ki bana uzun süren karamsarlık
Şimdi
kaybolsam dalgın köpüğünde denizin
Sona
geldim artık izin verin
Yerine
getirmek için denizin isteğini
Gül
ve zambak saflığında belleğin
Deniz
Denizin
kıyıya küstüğünü düşünürdüm eskiden
Çekilince
içine birkaç adım karadan
Yol
olurdu bana o zaman koca orman
Yol
bana giderdi ormanın bitiminde
Senin
evin yakındır fenere sevgili
Bir
kapıdan girer ay, saçlarını çözer,
Ormanı
dolaşır, sonra yiter
Belki
aşktır gözlerinde yanan ateşi
Benim
çekildiğim iç deniz karmaşık
Hasretler,
yangınlar, hastalar var
Ağır
yaralarla örtülmüştür odalar
Işık
azar azar dolar
Benim
çekildiğim kıyılar sarmaşık
Şafağa
döner asma çubukları
Acelecidir
gül ve zambak kuşları
Toprağa
inerler darmadağınık
Çift kanatlı
kapılar
Kapılardan
geçince deniz
Erken
kuşları uçuyor yağmurun
Kapıları
zorluyor kış
Yüreğim
darmadağın
Kapılardan
geçince dünya
Kışa
hazırlanıyor sokak sokak
İçindeyim
imgesi büyük denizin
Kapıları
var çift kanatlı
Açılıyor
dara düşen insana
Güneşli
imecesi
İnce
parmaklarıyla yağmur kapıda
Bütün
gün yağıyor
Saatler
uzun kuşlar uçuyor
Senli
benli düşlerde
Çello çalan kıza
suit
Ogün Kaymak için
Gövdesinden
başlayabilirim yazmaya
İnip
çıkarken yay
Dalgalanan
güzelliğine
Biz
yaza çıktık ya
Sile
yaza fırtınanın vaktini
Kalır
kuğu boynun, kâğıt yüzün
Bir
güvercin uçuşu gerisi
Biz
seni çok sevdik ya
Bir
baş dönmesiydin üçümüze
Tarık
Ogün ben
Alamadık
gözlerimizi güzelliğinden
Elimiz
eğse ya tenine
Ne
gezer! Haberin bile yok
Seni
gövdenden başladığımızı çözmeye
Derin göller
kalbindir
Kalbindir
gür orman, yağmurlar,
Gidiyoruz
martılarla yan yana,
Denizin
derinliği kalbindir
Bir
çocuk öğle uykusunda salıncakta
O
çocuksun, güdüyorsun bulutları,
Gökyüzünün
maviliği kalbindir
Varlığa
bir anlam veremediğimiz doğru
Yaprağı
bile çözemedik, gidiyoruz
Göllere,
derin göller kalbindir
Eve dönüş
Aşkın
oluverir portakal renginde
Kış
bahçelerinde gezinir
Otururuz
bir ağacın altına
Uzanırım
yanına
Aşağıda
denizi bırakıp geliriz
Taş
giysiler içindedir gün
Martıya
dönüşür kıyılar bütün
Ağaçlardan
yüksektedir aşk
Uçurum
otu gibi güneşle iç içe
Oturur
bakarız sulara
Görünür
düş de gerçek de
Yel
geçer düş geçer kıyıdan
Gök
kubbeyi alır gideriz
Zamanın
olmadığı bir yere
Ufacık
pencereli bir eve
Gün biterken
Rüzgâr,
toz direkleri ve akşam
Kediler
kapı önünde, ihtiyarlar
Elde
tespih eve dönüyorlar,
Pencere
camlarında günün son ışıkları,
Ve
kokular, geçip giden kırlangıçlar –
Başımı
döndürüyor dünyanın buğusu,
Birazdan
ay doğar, yüzük takar
Kızlar,
pencere önü çiçeğidir hepsi,
Zil
çalar bozguncu etekleri,
Derken
kapılar kapanır, ışıklar yanar,
Anneler
dalgındır, çocuklar şen –
Anımsanır
damdaki güvercinler
Çocukluğumdan
Arıyorum
elmalar yuvarlanan yolu
Al
yanaklı çocuklarda
Yokuş
aşağı penceresi saksılı evler -
Kırmızı
bir ay çocukluğumdan
Gecikmiş
rüzgârın boynunda elmalar -
Balıklar
dizilmiş istavrit palamut hamsi
Yasak
delinmiş denizde
Balık
pazarı düş gibi
Döne
döne arıyorum yitiğimi
Çılgın
bir hüzün çocukluğumdan
Yıldızlı
bir erinç sonra
Buluyorum
tam, ah o kuzgun
Köy mezarlığında
Biri
var, varlığın süzülen ışığı
Bakışlarından
kuşlar geçiyor
Galiba
dünyada kalmış gözü
Toprağın
altında kefen yırtıyor
Mezarlığın
dibinde incir ağacı
Olmak
istediğim ölünce
Birdenbire
boşalan yağmurda
Biri
var, gözetleyen ölüleri
Kımızı ay
Seçilmiş
oldu denizin yüzeyi
Kuşların
kanat sesiyle doldu
Boşluğuna
oturduğum uzam
Çok
söylendi denizin değiştiği
Sessizce
çiçek açtığı dağların
Gün
göçüp gitti kendi kabuğuna
Gördüm
kuşları, fır dönen direkleri
Dünya,
dağılıp toplanan bir şey,
Kırmızı
bir ay doğdu, gördüm
Seçilmiş
oldu yaşlı deniz
Yağmurun
sesiyle uyudum
Bağlılık
Bağlılık,
dedi incecik genç kız
Seni
beni ayakta tutan
Uzakta
bir at doğurdu
Yaz
göçüren komşumuz öldü
Bağlılık
dedi, artık
Alacakaranlıkta
sis çanı
Bağlılık
dedi dalın yaprağa
Denizin
balığa sevgisine benzer
Ağaca
kuşa eve bağlılık
Ölünce
toprağadır artık
Homer göğü
Yitirdim
güvercini kış damında
Yitirdim
doru atı kaygı ovalarında
Yitirdim
kuşları sık ağaçlarda
Bir
ölüyle konuştum bunları
Dünü
unuttum geleceği düşündüm
Değişen
neydi kış toprağında?
Ölüler
arasında gezinmek belki
Fır
dönmek yıldızlar evreninde
Üstümde
ağırbaşlı bir gökyüzü
Az
ötede denizin soluğu
Bodur
bir ağaç gördüm
Ölü
bir tohuma can veriyordu
Yaşlandım
Homer göğü altında
Kalıt
Ağabeyim
Muzaffer Ada’nın anısına
Yolunu
şaşırmış bir kuş
Nasıl
dönerse yurduna, yuvasına
Döndüm
taşa, taş dinginliğine
Taş
özüdür akçıl kederin
Dünyaya
çiçekli gülümsemenin
Geçerken
içimden kırlangıç sesi
Ak
giysiler içinde taşa döndüm
Elimde
mezarlık çiçekleri
Derin
bir ahım her gömütte
Ey
sonraya bıraktığım kış
Taşın
eşiğinde kuzgun günlerdeyim
Nal
sesleriyle yaralı göğüm
Üç güvercin
Üç
güvercin güvercinlikte
Güneşin
ateşi gagalarında
Akşamın
sönen ateşi gagalarında
Bir
gizi soluyorlar gurk gurk
Sürahinin
yanında elma
Elmanın
yanında hüzün var
Güvercinliğe
bakıyoruz
Kocaman
bir gün devriliyor arkamızda
Üç
güvercin güvercinlikte
Biz
mutfakta elma yiyoruz
Sürahiye
kırmızı bir gök doluyor
Eskisi
gibi şaşıp kalmıyoruz
Çatıda
üç güvercin göğe komşu
Soludukça
çözülüyor akşamın büyüsü
Sızdıkça
mutfağa sokağın sesi
Gül
kokusu taşıyor bir kedi
Bun
Zamanın
yükü ağır taşımaz kuşkanadı
Güneşin
eli üstümüzde
Denizin
köpüğü günün şafağı hep aynı
Erinç
yok bize, tedirginiz ve sıkıntılı
Kıpırdamaz
bir çiçek sapı, bir yaprak,
Gök
hep aynı bulutlar ve kuşlar
Ağustosta
olur böyle günler
Günbatımında
can sıkıntısıdır kırlangıçlar
Ağaç
denize inmez deniz yabancı
Yürür
gider alaca bir gölge sulara
Rüzgâr
yalazlanır yiter düzlükte
Bakarsın
birikir zambak beyaza
Ölü
saatlerdir gene de yalazlanır kuş
Çılgın
dirim sarar ağaçları
Soğur
taşlar günbatımında
Geldiğini
duyarız ince bilekli gecenin
İlkyaz
Güneşteki patlama elmas değişimi
Yeni bir sabaha uyandım ki
Kuşlar patlamanın farkında
Sular ağaçlar ölüler de
Aramış bulmuştur ilkyaz
Toprağın uzun ve büyük erincini
Yer altı suyu yolunu
Serçeler mevsimin yönünü
İlkyazın ufku tutkulu ağız
Uyanmıştır salıncakta
Ve dokunmuştur ilkyazın soluğuna
Taşkın bir yürekle
Dediler
Dünya
tenhadır yitirmeye gör
O
çocukları o kadınları o kızları
Ayna
Güz
geldi, kendi çizgisini egemen kılıyor
Portakal
ağaçları, bahçenin köşesinde
Kabuklar,
zamanı dolduruyor içine
Taşların
denize yürüyüşü duruyor
Aynada
güneş cılız
Güz
çiçekleri görünüyor
Saf
saf
Pencerenin
önünde duruyoruz
Kendini
seyreden bir saka geçiyor
Varlığıyla
aldatmaya çalışıyoruz
Bedenimize
dağılmış hüznü
Tedirginiz
kaygılıyız
Uzaktan
konuştuğumuz düş gücü
Cellât
çağına ayna
Alacakaranlık
Ya
Anadolu’nun bütün ırmaklarını dolanmıştır
Ya
kaybolup gitmiştir yerle gök salıncağında
Kanadı
mavi küçük kuş
Ne
yerde ne gökte arama
Dünya
hep alacakaranlık, mezar sessizliği
Afyon
çiçekleri uçar kuşlarla birlikte
Taşlar
arasında çiçeğin mavisi
Çalışır
kaygılı bir başlangıca
Kederdir
konuşan yabanın kabaran sesi
Dünya
hep çığlık kara duvarlarda
Ya
gidilmiştir uzun aralıkta
Ya
alacakaranlık kalmıştır taşlarda
Serin bir yerde
Serin
bir yere koydum ölüyü
Unutmuş
olmalıyım bıraktığı boşluğu
Yağmur
yağmalı öğleden sonra
Kahvede
bulmalıyım oturduğu boşluğu
Ya
da çiçeklere su verirken akşam
Başında
güzel anılardan şapka
Bir
bardak suda bulmalıyım masada
Çalışırken
taşın bilgeliğine, suyun belleğine
Ya
da can havliyle yazarken şiirini
Geçip giden sümbülî mevsimde
Kasırga
Sevinci
de acıyı da barındıran gözlerin
Bir
çizgi halinde uçan kuşlarda
Öyle
hüzünlü bakıyorsun
Dopdolu
geçen uzun yıllara
Denize
inen kentin sokaklarında
Bazen
ışıktan giysinle görünüyorsun
Al
al yanaklarında güneş lekeleri
Bazen
de yaralı yeli esenliyorsun
İçine
gömdüğün sevdan kasırga
O
yüzden delik deşik bakıyorsun
Kaygılı
hüzünlü kırılgan
Kasırgada
yıkılmış bir kısrağa
Geyikler iniyor
Deniz
kıyısının iri yaban ördekleri,
Geyikler
de olursa çiçeklenir gözlerin
Saçlarınsa
bağlanmış arkadan
Rüzgâra
karşı kuş yuvasına benziyor
Ayakların
çiçekleniyor bastığın yerde
Deniz,
rüzgâr, martılar tanığı
Bir
mucize serçelenen ellerin de
Dokununca
solgun yüzlü gölgelere
Çalıların
üstünde türkünü söylüyor
Boz
bir kuş titrek havada
Öğleye
yakın geyikler iniyor
Pırıl
pırıl yanan gözlerine
Dün, bugün
Denize
bakmaktan geldik,
Başka
gündü, bugün dün oldu
Kaldı
umuda biriken ağaç belleğimizde
Dün
anıydı süpürülmüş kıyılarıyla
Deniz,
yelken açan düşüncemi
Durduramazdı
rüzgâr, özgürdük,
Güneşin
şamdanı elimizdeydi,
Bugün
güneş kör, yağmur var
Pencerede
usul sesli saatin ilk
Günü,
biçimleniyor
Yanı
başımızda umuda biriken ağaç,
Ölüme
karşıt, sessizliğe ve acıya
Saf
yağmurla buluşuyor yaprakları
Görüyoruz
hiçbir şeyin ölmediğini
Gözüpek
kayada, incirde, narda
Ve
deniz mutlulukla dolduruyor
Ağaçla
aynı anda
Bağ
bozan parmak uçlarımızı
Kimseler görmedi
hüzün denizlerinden geçtiğimi
Kimseler
görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Rüzgâr
bulutlar yaz bulutları
Değdi
kanatlarıma bozguncu şimşekler
Kimseler
görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Acı
çeken bulutlar, yaz yağmurlarından başka
Yıldızlar
gördüm çıplak ve yalınayak
Kimseler
görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Üstümde
ağır bir ahır kokusu, beyaz
Yalnızlık
giysileri, geçtiğim denizler
Kimseler
görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Göğü
kaplayan ağırbaşlı aşk acılarıyla
Geride
kalırken güller, leylaklar ve kartal izi
Kimseler
görmedi hüzün denizlerinden geçtiğimi
Suların
koyu gölgelerinden, düşüncelerden
Geçirdiğim
sevda buğday ve gelincik çizgisi
Ses
“Bir
zaman sonra benim
Bir
ses olduğum anlaşılacak
Denizin
ağacın kuşun sesi”
Böyle
demişti ozan
“Sizden
önce de vardı dünyada
Ölümsüz
sevdanın sesi
Hüzünlü
ayrılıkların sesi”
Böyle
demişti ozan
“Balıkların
yazı var sesinde
Soyunur
yaz yağmurunu gök
Bir
zaman böyleydi kırmızı da”
Böyle
demişti ozan
Öldü
bir gün, ölümsüz sesi kaldı
Sardunyada
gülde menekşede
Güvercin
teleğine karıştı
Yere
göğe sığmadı
Can sıkıntısı
Kuşlar
dolanıyor yan yana diplerde
Mantar
ve çiçek ve kuşburnu
Topluyorum
uyanmış bahçede
Ceplerim
sümbül soğanı dolu
Güzel düş
“Daha
yalın olsun imgelerin
Daha
aydınlık sözcüklerin
Gürül
gürül aksın insanın ruhuna
Ağacın
denizin kuşun”
Burnumun
dibinde böyle diyor bir kuş
“Öyle
saf ve içkin
Kayalar
kadar dirençli
Olmalısın
zulme, işkenceye, ayrılığa”
Derken
güzel düşle sabah oldu
Sözcüklerin
ucunda
Apansız rüzgâr
Rüzgâr
esti günbatısından
Çiçek
tozu içinde kaldım
Deniz
kıyı ağaç martı
Vakur
durdular rüzgâra
Rüzgâr
apansız esti
Uçurdu
şapkamı denize
Kalakaldım
kıyının kumunda
Derenin
denize kavuştuğu yerde
At
Denizi
hep gördük, şaşırmadık
Denizden
doğan güneşe, bekledik
Ağaç
sesini, balık sesini, kıyıda
Kendi
gövdesini aşan bir ses
Bekledik
bir yanılsamayla
Dündü
kendimden bildim
Başımda
yeğni bir kuş, ne kadar
Sayrıydım
-
Telefonum
çaldı, anladım
Dünyaya
gelmeden önce
Öncü
bir at olduğumu
Akşam,
çağırdık öteki atları
Çilek
kokan bir akşamdı
Düzlüklerden
geldiler,
Yılkıya
bırakılanlar dâhil,
Katı
toprağa yakındık
Dündü,
kuşlar kadar özgürdük
Öngörü
Havada
kuş sesleri var
Denizin
kıyısında vişne ağacı
Ben
olmasam da dolu dalları
Uzuyor
göğe kadar
Bir
öngörü gibi duruyor karşı dağlar
Vermiyor
kuzuları kurda
İniyorlar
dağ gölüne
Taşlar
Bulutlar
kaçıp gidiyor dağ köylerine
Kahvede
sakalı uzamış ihtiyarlar
Bir
öngörü gibi bakıyorlar
Yurt
edindikleri toprağa
Balıkların güneşi
Balıkların
güneşi özlediği
Sabahtı,
kalkıp gittim balıkçılara
Dünyadan
konuşuyorlardı
Martıların
çokluğundan
Deniz
dedim veriyor mu kısmetinizi
Dedi
biri ağ değil çektiğimiz
Denizin
kalbi, kırık
Orağı
yaz güneşinin
Oturup
peynir ekmek zeytin
Yedik,
külrengi bulutlar geçti,
Düş
de gerçek de bizdik
Elimizde
güneşin kargısı
Yele verdiklerim
Çiftlikköy’de
bahçede hurma
Ve
zeytin ağaçları altında
Ak
güvercinler
İçimizdeki
yazı kışkırtır
Yele
veririm kent acılarını
Çiftlikköy’de
bahçede su
Sızdıran
bir sarnıcım
Gök
başını alıp gitmiştir
Denize
yakın yere
Orman,
gece soyunuk hayvan
Çağırır
Çiftlikköy’ü uzaktan
Olağan
bir şeydir bu
Sevincimi
parlatan
Değirmiler,
kuşlar, türlü hayvanlar
Katılırlar
evrensel coşkuma
Geceleri
pırıl pırıldır yıldızlar
Damda,
yer yatağında
Ağaç
Karşı
yakada kocaman ağaç
Kıyısında
denizin, ağaçta
Yaprak
sesi kuş sesi
Ve
sürekli değişme
Dolaşır
düş içinde
Gece
gündüz bütün kıyıları
İri
yapraklarıyla konuşur
Rüzgârla,
güneşle, günbatımıyla
Akar,
sığmaz dar zamanlara
Kıyının
ağacı unutuşu
Ben
de akarım sulardan
Sessizce
unutuşa
Hangi
ılgım yol gösterir aya
Hangi
uzunluk ölçer insanlığı
Bu kadar erken mi
gidişin
Bu
kadar erken mi gidişin
Bir
boşluğu mu dolduruyor ölüm
Bilgelikte
yarışacaktık daha
Toprakla
suyla rüzgârla
Buğdayla,
gelinciğin hızıyla
Üzümle,
bağ çubuklarıyla
Bu
kadar erken mi göçüşün
Bir
ağacın içine, denize,
Daha
eşiğine oturacaktık dağların
Doruk
şiirler yazacaktık
Sesimize
katıp ölü ozanları
Yalın
kılıç uzanacaktık toprağa
Günün dalgınlığı
Yeğni
bir kuş ötüyor dut dalında
Sesi
tutuyor geçen yılları
Konukları
uğurladık
Artık
koyu bir yalnızlık koy
Olmasa
yeğni kuşun ötüşü
Dünya,
belleğin dalgınlığı
Yağmur,
yalnızlığın komşuluğu
Pencerede
Yağmuru
bilirsin rüzgâr sonrası
Yaşlı
göğün armağanı
Yağar
iri yapraklara, damlara
Bilmez
ne saati ne sayıları
Denge
Gök
gürültüsünü duyarız
Şimşekler
damarlarımda patlar
Dışarıda
köpekler havlar, kedi
Kıvrılır
yatar sobanın yanına
Daracık
sokağın tek ağacı
Olmak
istemem gece gürültüde
Öfkelidir
şimşek, yıldırım
Düşebilir
birdenbire
Doğa
güzeldir yine, işler içime
Çingene
renk, doğal müzik
Dengede
tutarlar azar azar
Kısalan
günü uzayan geceyi
Prelüd
Sonra
günün konuşkanı yağmur
Budanmış
ağaçlarda
Serçeler
sonbaharla eş
Boyladılar
günbatımını
Yüksek ağaçlarda
kargalar
Nuri Bilge Ceylan’a
Yüksek
ağaçlarda kargalar
Balıklar
olacak değil ya
Diyorsun,
ortalık kar
Geçen
yılda bu kadar yağmıştı
Taş
yapı otelin penceresinden
Görüyorum
beyaz sessizliği
Yamru
yumru çıplak ağaçlar
Kışın
kusursuz esenliği
Yüksek
ağaçlarda kargalar
Olacak
elbette bu yılda
Sen
burada yanımdasın
Duygularını
koyuyorsun durmadan
Yağan
kara, köpekler havlıyor
Bütün
gün dışarıda
Aşkolsun
Aşkolsun
sana çatal yürek
Dayandın
acılara, doldurdun
Denizleri
gölleri, yitip gitti yavaş
Yavaş
içindeki avutmalık günler
Elmalar
yuvarlandı, koya girdi
Pars,
sustu elmacık kemikli kız,
Önce
gençleri aldığı için
Kalmadı
yüzünde sevinçten hiç iz
Aşkolsun
sana böğürtlen ağız
Biçimlendiriyorsun
sözcüğü dilinde
Uçabiliyor
koya doğru
Ezberlediğin
şiir
Yan yana ölümle
Güneşin
açtığını gördü kuş
Tunç
rengi, (eskiden de açardı)
Kapı
önünde gördüm, kediyle
Birlikte
girdi eve aydınlık
Yürüdük
yan yana ölümle
Balıkçıları
geçtik, güneş tunç,
Zamanı
kovalıyor saat kulesi,
Sahile
indik, tekneler dolu,
Yürüdük
sahil boyunca
Eskiden
batık bir tekne görmüştüm
Kaldırmışlar
Kalmış
öylece belleğimde
İyi misiniz bugün
İyi
misiniz bugün
Dün
dev bir ormanın içinden geçmiştiniz
Yürüyen
ağaçlarla caddeleri doldurmuştunuz
Flamalar
ay yıldızlı bayraklar uçurmuştunuz
Dövmüştü
adımlarınız meydanları
İyi
misiniz bugün
Kanat
takıp uçan yığınlardınız dün
Öğrenci
memur öğretmen işçi
Elleriniz
güvercin aklığındaydı
Alınlarınız
geriye bakmamanın parlaklığıydı
Dün
yarım kalmıştı incecik bir kızın konuşması
Bugün
dili kanayanlar var aramızda
İyi
misiniz bugün
İyi
geldi mi göğün ışığı
Ağacın
gölgesi
Köy
Işık
beyaz tepeyi dolanıyor
Yamaçta
köy, taştan evler,
Ağıllar
ağaçlar uyanıyor
Yüce
aklığa
Özenle
katlıyorum göğü
Biçim
vermek için yeni güne
Kendi
kurallarıyla meydanda köy
Rüzgârı
kovalıyor
Köpekler
başıboş
Nereye
bakıyorlar belirsiz
Yaz
sabahı, geçip gidiyorum
Varla
yok arasında
Kuşlarını salıver
Gelir
uyanırsım içimde
Dalları
gökyüzüne açılan ağaç
Sendedir
vakitsiz rüzgâr
Ve
şen kuşlar
Salıver
kuşlarını koya doğru
Kendinden
uzakta ince
Alacalı
gölgeler var
Dönüp
gelen denize
Kuşlar
konuştuklarımızdır
Ta
ilkçağdan bu yana
Uzun
zaman oldu ayrılalı
Çiçek
tozu kokan onlardan
Salıver
kuşlarını serin koya doğru
Yağmur
başlamadan önce
Dikey
ya da yatay uçsunlar
Kendilerince
otların üstünden
Sümbüllerin türküsü
Gözlerin
iki deniz feneri
Bahtımın
yıldızı, yanılmışlardan oldum
Solan
yeryüzü üzerinde
Aşk
kırgınlarının yenileni oldum,
Yeniden
açıyorum yüreğimi
Sabahyıldızım,
yaz yelim -
Yıkılıyor
gövdemin işareti
Şiir
“Daha
erken gelmeliydin koya”
Dersin
incir ağacının dibinde
Yel
gibi geçer zaman
Dereler
koya iner gece
Birleşir
denizle gök
“Homeros
olsa ne derdi?”
Diye
düşünürsün büyü içinde
Üstün
başın doğa içinde
Yüreğinde
telaş, şaşar kalırsın
Rüzgârın
usul usul söylediklerine
Koyun
içindedir sesi
Otları
uyandırır, yeşili kovalar,
Bir
ağaç bulur kendine
Köşe
bucak gezdirir
“Koy’un
seyrettiği bilinsin”
Dersin
içinden. Koya inerken
Bir
köpek karşılar, sabah
Ay
silinir gökten
Oturup
bu şiiri yazarsın
Yağmur hep çocukluğumdu, yitirdim
Cıvıl
cıvıl bir ilkokul bahçesinde
Bir kör gibi
Gecenin
ışıltısı siyahsa parlar
Sular
kadar alnımdadır
Arzuyla
kıvranan serinliği
Sessizliğinden
belli gelişin
El
ayak çekilince geceleri
Yoklukta
dolaşırken odadan
Odaya,
bir kör gibi
Kısmetinsin
belki büyük
Gecenin
uyuduğu vakit
Kör
karanlığı kim istemez
Örter
çıplak gövdeni
Gördüklerim
Kargalar
turda başımın üstünde
Gölgeleri
suda koyu lekeler -
Göğü
gözetliyor uçtaki fener
Yabanıl
bir kuşa dönüyor yaprak ağaçta
Ağaç
gördüğüm iz
Dünyada
nefes nefese
Kalıyor
ayakucumda deniz
Güneşte
ısınıyor testi
Çakıl
taşlı yollar gidiyor
Önüm
sıra denize –
Ilgım
bu gördüklerim
Naz,
dua gibi duruyor
Ağacın
gölgesinde, gecikmiş
Bütün
bitkilere,
Eskiden
şaşırtıcı bir sesmiş
Yağmurun yürüyüşü
Nerede
uyuduğunu biliriz yağmurun
Yağar
yağmaz kendiliğinden
Umurunda
değildir kuşların
Anlarız
eğri büğrü uçuşlarından
Çocuklar
öğle uykularında
Yağmurun
sesini duymaz
Kabuklu
kabuksuz ağaçlar
Duyar
içlerinde
Girerim
bir ağaçtan içeri
Rüzgârı
durmuş yağmur sevinci
Dolanır
bütün gövdeyi
Islanan
kuş sesleri
Yağmurun
çıplak ayak yürüyüşü
Bahçede
çitler üstünde
Sonsuzluğa şiir
Martının
çıkardığı gürültü
Yitiverdi
duru gökte
Yoldayım,
yolun sonu
Sonsuzluğu
gösteren deniz feneri
İnsan
kalmak ses içinde
Dün
sestim şurada
Bugün
şaşırtıcı biçimde
Değiştim
önceki güne göre
Her
gün sulanan kuru ağacın
Gördüm
yeşerdiğini, gömüldüm güneşe
Duymak
için erincini
Söğütlü
kavaklı toprağın
Yaz görünümleri
Oraya
koydum, ufka, yaz
Akşamı,
şarap rengi deniz –
Geldiğim
menekşe ağızlı toprak
Yol
gösteriyor fener, ta uçta,
Gök
yıldızlı, bitkiler kadar yalnız -
Acı
görünmez geçiyor kuşlarla
Oraya
koydum batan güneşi
Yaz
kokuları nesneleri çıldırtıyor -
Denizin
karanlığı gözlerinin sevinci
Nesneler
sonsuzluğa çağırıyor taşları
Geldiğim
yokuş yolda
Koy
Yaz
sarnıçları, saklı koylar
Güneş
içinde dinleniyordu
Kuşların
uyuduğu öğle
Yazı
giyinen yapraklar
Ağustosun
mutluluğundaydı
Yüzüğünü
yitiren koy
Baktım
eteklerini kaldırıyordu rüzgâr
Delip
geçtim kargıyla
Ey şair
Ey
şair, lirik sesini uyandır
Yak
ışığını soğuk güneşin
Dardır
zaman tutuştur imgeyi
Yük
altındadır güzel insanlık
Ey
şair! Kırık omurgası yüzyılın
Aydınlat
bütün cinayetleri
Küf
tutmuş düşünceyi fırlat
Rüzgâr geçen’e
Sokağa
bırakılmış ölü at
Koşmuştu
varlığın rüzgârlı koyaklarına
Bir
zaman da özgür, doludizgin
Uçmuştu
üstünde denizlerin
Sokakta
gördüm kaldırmışlar
Duruyor
yüreğimde acısı
İki
kat daha yalnızım burada
Bir
yusufçuk böceği kadar
Çitin üstündeki kuş
Çitin
üstünde öten kuş
Sabahın
çın çın sesi
Güneşi
dağıtıyor içinde
Çakıl
taşı
Gök
kuşların dalgınlığı
Bâkir
gümüş, dağınık bakır
Suların
akşamüstü taşıdığı
Rüzgârın
kargısı içimden
Geçiyor
hışırtılı
Bir dil niye kanar
Edip
Cansever’in anısına
Durup
dururken bir dil niye kanar?
Gözyaşlarımızı
saklıyoruz,
Ölülerimizi
gömüyoruz ya
Dil
artık keskin elmas ağzımızda
Ey
şair! Bir dil niye kanar?
Sen
ki denedin bütün uzaklıkları
Sen
ki yaşadın bütün ayrılıkları
Bir
dil niye kanar ağıtlarda?
Bungun II
Olsa
da hoş olmasa da yağmur
Rüzgârı
duyuyorum yüzümde
Bahçenin
ikindi vakti
İlkyaz
çiçekleriyle konuşuyorum
Işığın
içten konuşması sürüyor
Tenhada
gölgelerle - O an
Cezanne
resminden fırlatılmış gibiyim
Öyle
yeğni ve kıymetli
Dağıtılan
Bir
leylak sesidir ovanın buğusu
Usulca
alıp gökyüzüne dağıtıyoruz
Bütün uykuları
uyudum
Bütün
uykuları uyudum
Kuşların
uykusunu, kışın uykusunu
Ağacın
suyun uykusunu
Sarnıcın
çanın ormanın
Umutsuz
bir kaygıyla uyudum
Sonra
umulmadık bir şey oldu
Geyiklerle
martılarla uyudum
Acı
çeken rüzgârla uyudum
İkindi
Melih Cevdet Anday’ın anısına
Kısmetime
çıkan garip kuş
Önüm
sıra uçup gidiyordu
Bir
çakıl taşı ki ısınmış, yalnız,
Göğe
doğru gidiyordu
Denize
yakın bir taş ki ağarmış
Kendilik
duygusuyla gidiyordu
Çiçeğini
beğenmeyen bahçe ki
Bilmediğim
bir yere gidiyordu
Çalılığı
dolandım bekliyordu güvercin
Bahçeden
ikindi geçip gidiyordu
Çocukluğun uçarı
çağı
Ah
o karnaval söylemi
Çocukluğun
neşeli çağı
Sınırına
ulaştığım gök
Çiçeği
sıkıntıya kapalıydı
Başka dünya
Portakalları
yuvarlayan mavi
Uzaklaşıyor
ağaç gölgelerinden
Uzun
süren koku nefes nefese
Yağmur
sonrası unutmuş toprağı
Değişmeler
mevsimi, buharlaşıyor
Kasketini
çıkaran mantar
Yolların
yürüdüğü görülüyor
Gelincik
dolu patikalara
Ansızın
yağmur, deyin ki yetiyor
Başka
bir dünya,
Bende
bir telaş bir telaş
Çağlar
boyu sürüyor
Kırmızıdan
da kırmızı
Bir
ses, bir utku, öğleüstü
Uzaklaşıyor
kapı önünden
Yol
soran korku
Pencere camından
Terledim,
dünya terledi erken
Yaz
güneşi çalıların üstünde
Uyuyan
kuşlara değdi ki
Uyandı
kuşlar da çalılar da
Işıktan
koptu sabah yeli
Serinleyen
ter içindeydim
Bakışım
kuşlarla doldu
Uçurdum
camdan zamanı
Bir
hayalet dolaştı gökte
Toprakta
insan kemiği
Düşündüm
bekleyen zeytinleri
Sabahın
erken saatlerinde
Yeğniydik kuşlar
kadar
Taşın
hayretini konuştuk
Suyun
zarafetini
Bir
kuş kondu dala
Bize
baktı, biz de ona
Külün
ışığıydı ruhumuz
Ölmeden
uzun uzun baktık
Karakışın
ortasıydı
İçimize
aktık damlayan yağmurla
Rüzgârın
acısı aynıydı martıyla
Yolsuz
tepelerde dolaştık
Ağacın
yalnızlığı içinden
Yaprak
olup geçtik
Yeğniydik
kuşlar kadar
Seçilmezdi
çiçeklenen ruhumuz
Yaprağının
sesinden –
Taze
bir ota karıştık
Barış
Barış
Yannis Ritsos’a
Gülün
sesidir barış
Kardeşliğin
ekmeği
Suyun
ışık demetidir
Bir
testi doluşu umuttur barış
Başağın
vakur duruşudur
Rüzgâr
yeleli atın özgürlüğe koşuşu
Eve
ekmek götürürken
Yokuş
aşağı yuvarlanan elmanın sesidir
Akşamın
buğulu alacasında
Anlaşılmaz
bir güz kurnazlığıyla
Kışa
doğru uçan kuşlardır barış
İnce
zarif kanatlardır
Sözcüğün
uçarı parmaklarıdır barış
Gösteren
pırıl pırıl suları
Dağ
göllerini ve denizi
Yazdır
barış, yağmur sonrası
Toprağın
kokusuyla buluşmadır
Denize
yakın kıyılarda
Barış
unutma dersleridir acıları
Tandır
başında
Fır
dönerken çocuklar
Zordur
barış bir ılgım gibi
Bir
görünür bir yiter
Çok
emek ister

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder